0

Seri Muhakeme Usulü Nedir? Şartları, Kapsamı ve Uygulama Süreci

Seri Muhakeme Usulü Nedir? Şartları, Kapsamı ve Uygulama Süreci

Giriş

 Ceza yargılamaları, suçun niteliğine, delillerin toplanmasına ve yargılama sürecinin işleyişine bağlı olarak uzun sürebilmektedir. Özellikle daha basit nitelikteki bazı suçlarda klasik yargılama usulünün uygulanması, hem yargı mercilerinin iş yükünü artırmakta hem de yargılamaların gereğinden fazla uzamasına neden olabilmektedir. Bu nedenle ceza muhakemesi hukukunda, belirli şartların varlığı hâlinde uygulanabilen bazı özel yargılama usulleri kabul edilmiştir. Bunlardan biri de seri muhakeme usulüdür.

 Seri muhakeme usulü, belirli suçlar bakımından uygulanabilen ve ceza muhakemesinin daha kısa sürede sonuçlandırılmasını amaçlayan özel bir usuldür. Ancak bu usul her suç bakımından uygulanmadığı gibi, kanunda öngörülen şartların gerçekleşmesi hâlinde uygulanabilmektedir.

 Bu yazımızda seri muhakeme usulünün ne olduğu, hangi suçlarda uygulanabildiği, nasıl işlediği genel hatlarıyla ele alınacaktır.

  1. Seri Muhakeme Usulü Nedir?

 Seri muhakeme usulü, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250. maddesinde düzenlenen özel bir ceza muhakemesi usulüdür. Bu usulde, kanunda belirtilen şartların gerçekleşmesi hâlinde soruşturma sürecinin sonunda Cumhuriyet savcısı tarafından belirli bir usul izlenerek yaptırım belirlenir ve mahkemeden buna uygun şekilde karar verilmesi talep edilir. Böylece klasik ceza yargılamasına kıyasla daha kısa sürede sonuca ulaşılması amaçlanır.

  1. Seri Muhakeme Usulünün Amacı

 Seri muhakeme usulünün temel amacı, ceza adalet sisteminin daha etkin ve hızlı işlemesini sağlamaktır. Kanun koyucu, özellikle kanunda sınırlı olarak sayılan bazı suçlar bakımından uzun yargılama süreçlerinin önüne geçebilmek ve ceza muhakemesini daha kısa sürede sonuçlandırabilmek amacıyla bu usulü kabul etmiştir. Bunun yanında seri muhakeme usulü, yalnızca yargı mercilerinin iş yükünün azaltılmasını değil; aynı zamanda şüphelinin hukuki durumunun makul sürede belirlenmesini de amaçlamaktadır.

  1. Seri Muhakeme Usulü Hangi Suçlarda Uygulanır?

 Seri muhakeme usulü yalnızca 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 250. maddesinde tahdidi olarak sayılan suçlar bakımından uygulanabilir. Başka bir ifadeyle, kanunda açıkça belirtilmeyen bir suç hakkında seri muhakeme usulünün uygulanması mümkün değildir.

Buna göre seri muhakeme usulü;

  • Hakkı olmayan yere tecavüz (TCK m. 154/2 ve 3),
  • Genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması (TCK m. 170/1 ve 3),
  • Trafik güvenliğini tehlikeye sokma (TCK m. 179/2 ve 3),
  • Gürültüye neden olma (TCK m. 183),
  • Parada sahtecilik (TCK m. 197/2 ve 3),
  • Mühür bozma (TCK m. 203),
  • Resmî belgenin düzenlenmesinde yalan beyan (TCK m. 206),
  • Kumar oynanması için yer ve imkân sağlama (TCK m. 228/1),
  • Başkasına ait kimlik veya kimlik bilgilerinin kullanılması (TCK m. 268),

suçları ile;

  • 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ile Diğer Aletler Hakkında Kanun’un 13. maddesinin üçüncü fıkrası ile 15. maddesinin birinci, ikinci ve üçüncü fıkralarında düzenlenen suçlar,
  • 6831 sayılı Orman Kanunu’nun 93. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenen suç,
  • 1072 sayılı Rulet, Tilt, Langırt ve Benzeri Oyun Alet ve Makinaları Hakkında Kanun’un 2. maddesinde düzenlenen suç,
  • 1163 sayılı Kooperatifler Kanunu’nun Ek 2. maddesinin birinci fıkrasının (1) numaralı bendinde düzenlenen suç

bakımından uygulanabilmektedir.

 Seri muhakeme usulünün uygulanabilmesi için yalnızca suçun kapsam dâhilinde olması yeterli değildir. Kanunda öngörülen diğer şartların da birlikte gerçekleşmesi gerekir. Bir sonraki bölümde bu şartlar kısaca ele alınacaktır.

  1. Seri Muhakeme Usulünün Uygulanma Şartları

 Seri muhakeme usulünün uygulanabilmesi için yalnızca suçun kanunda sayılan suçlardan biri olması yeterli değildir. Bunun yanında, öngörülen diğer şartların da birlikte gerçekleşmesi gerekir. Bu şartlardan herhangi birinin bulunmaması hâlinde ise soruşturma genel hükümlere göre yürütülmeye devam edilir.

 İlk olarak, soruşturma sonunda Cumhuriyet savcısının kamu davasının açılması için yeterli şüphe oluşturacak delile ulaşmış olması gerekir. Bunun yanında, aynı dosya hakkında kamu davasının açılmasının ertelenmesine karar verilmemiş olmalıdır. Kanun, bu iki şartın gerçekleşmesi hâlinde seri muhakeme usulünün uygulanacağını öngörmektedir.

 Bununla birlikte, seri muhakeme usulü tamamen şüphelinin özgür iradesine dayanmaktadır. Cumhuriyet savcısı, usulü uygulamadan önce şüpheliyi bu usul hakkında ayrıntılı şekilde bilgilendirir ve ardından seri muhakeme usulünü teklif eder. Şüpheli, bu teklifi müdafii huzurunda kabul ettiği takdirde seri muhakeme usulü uygulanabilir. Şüphelinin teklifi kabul etmemesi veya daha sonra usul tamamlanmadan önce bu iradesinden vazgeçmesi hâlinde ise soruşturma genel hükümlere göre devam eder.

 Kanun ayrıca bazı hâllerde seri muhakeme usulünün uygulanamayacağını da açıkça düzenlemiştir. Buna göre;

  • Yaş küçüklüğü veya akıl hastalığı nedeniyle ceza sorumluluğuna ilişkin özel hükümlerin uygulanması gereken kişiler hakkında,
  • Suçun iştirak hâlinde işlenmesi durumunda şüphelilerden birinin seri muhakeme usulünü kabul etmemesi hâlinde,
  • Seri muhakeme kapsamındaki bir suçun, bu kapsamda bulunmayan başka bir suçla birlikte işlenmesi durumunda,
  • Şüpheliye resmî kayıtlardaki adresinde ulaşılamaması, yurt dışında bulunması veya başka bir nedenle usulün teklif edilememesi hâllerinde,

seri muhakeme usulü uygulanamaz.

 Öte yandan, seri muhakeme usulüne ilişkin önemli güvenceler de bulunmaktadır. Şüphelinin bu usulü kabul ettiğine ilişkin beyanları, seri muhakeme usulünün herhangi bir nedenle tamamlanamaması veya dosyanın genel hükümlere göre yürütülmesine karar verilmesi hâlinde, sonraki soruşturma ve kovuşturma aşamalarında delil olarak kullanılamaz.

 Bu şartların tamamının gerçekleşmesi hâlinde ise Cumhuriyet savcısı seri muhakeme usulünü uygular ve kanunda öngörülen yöntem doğrultusunda yaptırımı belirleyerek dosyayı görevli mahkemeye gönderir.

  1. Seri Muhakeme Usulü Nasıl İşler?

 Cumhuriyet savcısının seri muhakeme usulünü uygulamaya karar vermesi ve şüphelinin bu usulü kabul etmesinin ardından, savcılık tarafından kanunda öngörülen esaslara göre yaptırım belirlenir. Belirlenen yaptırım ile usule ilişkin diğer bilgileri içeren talepname hazırlanarak görevli mahkemeye gönderilir. Mahkeme ise dosya kendisine ulaştıktan sonra öncelikle seri muhakeme usulünün uygulanmasına ilişkin kanuni şartların gerçekleşip gerçekleşmediğini inceler. Bu kapsamda şüpheli dinlenir ve usulün kanunda öngörülen şartlara uygun şekilde uygulanıp uygulanmadığı değerlendirilir.

 Mahkemenin, seri muhakeme usulünün kapsamına giren bir suçun bulunduğu, şüphelinin usulü özgür iradesiyle kabul ettiği ve dosyadaki mevcut delillere göre mahkûmiyet kararı verilmesi gerektiği kanaatine ulaşması hâlinde, Cumhuriyet savcısının talep yazısında belirttiği yaptırımdan daha ağır olmamak üzere kanunda öngörülen esaslar doğrultusunda hüküm kurulur. Buna karşılık, kanunda öngörülen şartların gerçekleşmediğinin tespit edilmesi durumunda talep reddedilir ve dosya soruşturmanın genel hükümlere göre tamamlanması amacıyla Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilir. Ayrıca, şüphelinin mazeretsiz olarak mahkemedeki işleme katılmaması hâlinde seri muhakeme usulünden vazgeçtiği kabul edilir. Bu durumda da soruşturma, genel hükümlere göre yürütülmeye devam eder.

 Görüldüğü üzere seri muhakeme usulünde mahkemenin görevi, klasik ceza yargılamasında olduğu gibi tüm delilleri yeniden değerlendirerek uzun bir yargılama yapmak değildir. Mahkeme, kanunda öngörülen şartların gerçekleşip gerçekleşmediğini inceleyerek usule uygun şekilde hüküm kurmaktadır.

  1. Seri Muhakeme Usulünde Ceza Nasıl Belirlenir?

 Seri muhakeme usulünün en önemli özelliklerinden biri, yaptırımın belirlenme şeklidir. Şüphelinin usulü kabul etmesi üzerine Cumhuriyet savcısı, cezanın belirlenmesinde Türk Ceza Kanunu’nda yer alan genel ceza belirleme esaslarını dikkate alır. Buna göre öncelikle suç için kanunda öngörülen alt ve üst sınırlar arasında temel ceza belirlenir.

 Temel cezanın belirlenmesinin ardından, uygulanması gerekiyorsa zincirleme suça ilişkin hükümler de dikkate alınır. Daha sonra ise kanun gereği belirlenen ceza üzerinden yarı oranında indirim uygulanır. Seri muhakeme usulünün en önemli sonuçlarından biri de bu indirimin kanundan kaynaklanmasıdır.

 Bununla birlikte, belirlenen yaptırımın niteliğine göre kanunda öngörülen bazı kurumların uygulanması da mümkün olabilmektedir. Şartlarının bulunması hâlinde hapis cezası seçenek yaptırımlara çevrilebilmekte veya ertelenebilmekte; yine gerekli koşulların varlığı hâlinde hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ilişkin hükümler de uygulanabilmektedir. Ancak bu hususlar, her somut olayın kendi özellikleri çerçevesinde ayrıca değerlendirilmektedir.

 Önemle belirtmek gerekir ki seri muhakeme usulünün uygulanması, güvenlik tedbirlerine ilişkin hükümlerin uygulanmasına engel değildir. Başka bir ifadeyle, kanunda güvenlik tedbiri öngörülen hâllerde seri muhakeme usulünün uygulanmış olması bu tedbirlerin uygulanmasını ortadan kaldırmaz.

  1. Seri Muhakeme Usulünde Verilen Karara Karşı İtiraz Edilebilir mi?

 Seri muhakeme usulü sonucunda mahkeme tarafından verilen karar kesin değildir. Kanun, bu hükme karşı itiraz kanun yoluna başvurulabileceğini açıkça düzenlemiştir. Dolayısıyla seri muhakeme usulü kapsamında verilen bir mahkûmiyet kararına karşı, kanunda öngörülen süre ve usule uygun olarak itiraz edilmesi mümkündür.

 Seri muhakeme usulü her ne kadar yargılamanın daha kısa sürede sonuçlandırılmasını amaçlasa da, kanun koyucu tarafların temel usul güvencelerini korumaya devam etmiş ve verilen hükümlerin yargısal denetime tabi olmasını sağlamıştır.

Sonuç

 Seri muhakeme usulü, belirli suçlar bakımından ceza muhakemesinin daha kısa sürede sonuçlandırılmasını amaçlayan özel bir muhakeme usulüdür. Ancak bu usul her olayda uygulanmamakta; yalnızca kanunda açıkça sayılan suçlar bakımından ve gerekli şartların birlikte gerçekleşmesi hâlinde gündeme gelmektedir. Ayrıca usulün uygulanması, şüphelinin bilgilendirilmesi ve kanunda öngörülen güvencelerin sağlanması gibi önemli usul kurallarına da bağlıdır.

 Her ne kadar seri muhakeme usulü klasik ceza yargılamasına göre daha hızlı sonuç alınmasını sağlasa da, bu usulün kabul edilmesi şüpheli açısından önemli hukuki sonuçlar doğurabilmektedir. Bu nedenle, seri muhakeme usulünün teklif edildiği durumlarda sürecin hukuki sonuçlarının dikkatlice değerlendirilmesi ve karar verilmeden önce hak ve yükümlülüklerin bilinmesi büyük önem taşımaktadır.

 Ceza soruşturmaları, olayın özelliklerine göre farklı hukuki değerlendirmeler gerektirebilir. Bu nedenle seri muhakeme usulüyle karşı karşıya kalan kişilerin, hak kaybı yaşamamaları ve süreci doğru şekilde yönetebilmeleri için somut olayın özelliklerine göre hukuki destek almaları faydalı olacaktır.

 

Av. Oğuz KILINÇ

Antalya Barosu (10950)

0

657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’na Göre Devlet Memurlarının Ödev ve Sorumlulukları

657 Sayılı Devlet Memurları Kanunu’na Göre Devlet Memurlarının Ödev ve Sorumlulukları

Giriş

 Kamu hizmetlerinin düzenli, güvenilir ve tarafsız şekilde yürütülebilmesi, bu hizmetleri yerine getiren devlet memurlarının görevlerini hukuka uygun biçimde ifa etmelerine bağlıdır. Bu nedenle devlet memurları, diğer çalışanlardan farklı olarak yalnızca görevlerini yerine getirmekle değil, aynı zamanda kanunlarla belirlenen birtakım ödev ve sorumluluklara uygun hareket etmekle de yükümlüdür.

 Devlet memurlarının ödev ve sorumlulukları esas itibarıyla 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nda düzenlenmiştir. Bunun yanında Türkiye Cumhuriyeti Anayasası da kamu görevlilerinin hukuka bağlı, tarafsız ve kamu yararını gözeterek görev yapmalarını zorunlu kılan temel ilkeleri ortaya koymaktadır.

 Bu yazımızda, devlet memurlarının yerine getirmekle yükümlü oldukları temel ödev ve sorumlulukları ele alacağız.

  1. Sadakat Ödevi

 Devlet memurlarının en temel yükümlülüklerinden biri Anayasa’ya ve kanunlara sadakatle bağlı kalmaktır. Bu yükümlülük yalnızca hukuki bir zorunluluk değil, aynı zamanda kamu hizmetinin güvenilir şekilde yürütülmesinin de temel şartlarından biridir. Nitekim Anayasa’nın 129. maddesinde; “Memurlar ve diğer kamu görevlileri Anayasa ve kanunlara sadık kalarak faaliyette bulunmakla yükümlüdürler.” hükmüne yer verilmiştir. Aynı ilke, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 6. maddesinde de düzenlenmiştir. Buna göre devlet memurları, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’na ve kanunlarına sadakatle bağlı kalmak, kamu hizmetini yerine getirirken kanunları tarafsız ve doğru şekilde uygulamak zorundadır.

1.1 Sadakat yükümlülüğü ne anlama gelir?

 Günlük hayatta sadakat denildiğinde akla çoğu zaman bağlılık veya güven gelir. Kamu hukukunda ise sadakat yükümlülüğü, devlet memurunun görevini yerine getirirken Anayasa’ya, kanunlara ve hukuk devleti ilkelerine bağlı hareket etmesini ifade eder. Dolayısıyla bir memurun;

  • görevini kişisel görüşlerine göre değil hukuka göre yerine getirmesi,
  • kamu yararını gözetmesi,
  • kanunların emrettiği şekilde hareket etmesi,
  • görevini kötüye kullanmaması

sadakat yükümlülüğünün doğal sonucudur.

1.2 Devlet memurları neden yemin eder?

 657 sayılı Kanun gereğince devlet memurları, asaleten atandıktan sonra en geç bir ay içerisinde kurumlarınca düzenlenen törende sadakat yemini ederler. Bu yemin yalnızca sembolik bir işlem değildir. Memurun Anayasa’ya, hukuk devletine, tarafsızlığa ve kamu hizmetinin gereklerine bağlı kalacağını taahhüt etmesini ifade eder. Yemin metninde özellikle;

  • Anayasa’ya bağlılık,
  • Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık,
  • tarafsızlık,
  • eşitlik,
  • insan haklarına saygı,
  • demokratik hukuk devletine bağlılık

gibi temel ilkelere vurgu yapılmaktadır. Bu nedenle sadakat yükümlülüğü yalnızca kanun hükümlerine uymaktan ibaret olmayıp, kamu hizmetinin gerektirdiği etik ve hukuki değerleri de kapsamaktadır.

1.3 Sadakat yükümlülüğünün ihlal edilmesi ne gibi sonuçlar doğurur?

 Devlet memurunun Anayasa’ya ve kanunlara aykırı davranması, görevin niteliğine göre disiplin sorumluluğu, hukuki sorumluluk ve hatta ceza sorumluluğunu gündeme getirebilir. Örneğin görevini bilinçli şekilde hukuka aykırı olarak yerine getiren bir memur hakkında disiplin soruşturması açılabileceği gibi, fiilin niteliğine göre ceza soruşturması yapılması da mümkün olabilir. Bu nedenle sadakat yükümlülüğü, devlet memurluğunun temelini oluşturan en önemli ödevlerden biridir.

  1. Tarafsızlık ve Devlete Bağlılık Ödevi

 Kamu hizmetlerinin en önemli özelliklerinden biri tarafsız şekilde yürütülmesidir. Devlet memuru, görevini yerine getirirken kişilere, siyasi görüşlere veya toplumsal gruplara göre farklı uygulamalarda bulunamaz. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 7. maddesi bu ilkeyi ayrıntılı şekilde düzenlemiştir. Buna göre devlet memurları;

  • siyasi partiye üye olamaz,
  • herhangi bir siyasi parti, kişi veya grubun yararını ya da zararını hedef alan davranışlarda bulunamaz,
  • görevlerini yerine getirirken dil, ırk, cinsiyet, siyasi düşünce, din, mezhep veya benzeri nedenlerle ayrım yapamaz,
  • siyasi veya ideolojik amaçlı açıklama ve eylemlerde bulunamaz, bu tür faaliyetlere katılamaz.

2.1 Tarafsızlık ilkesi neden önemlidir?

 Vatandaşlar kamu hizmetlerinden yararlanırken herkesin eşit şekilde muamele görmesini bekler. Bir memurun kişisel siyasi düşüncesi, dünya görüşü veya inancı görevine yansımaya başladığında kamu hizmetine duyulan güven de zedelenir. Bu nedenle tarafsızlık ilkesi vatandaşın devlete olan güvenini koruyan temel güvencelerden biridir. Örneğin;

  • aynı şartlara sahip iki vatandaş arasında siyasi görüş nedeniyle farklı işlem yapılması,
  • kamu hizmetinin belirli kişilere ayrıcalık sağlayacak şekilde yürütülmesi,
  • dini veya etnik kimlik nedeniyle farklı uygulamalarda bulunulması

disiplin hukuku bakımından ciddi sonuçlar doğuracaktır.

2.2 Devlete bağlılık yükümlülüğü

 Tarafsızlık ilkesinin yanında devlet memurları Devletin menfaatlerini korumakla da yükümlüdür. Bu kapsamda memurlar;

  • Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına,
  • ülkenin bölünmez bütünlüğüne,
  • anayasal düzene,
  • kamu güvenliğine

zarar verebilecek faaliyetlerde bulunamazlar. Ayrıca bu nitelikte faaliyet gösteren kişi, grup veya oluşumlara katılmaları ya da destek vermeleri de hukuken yasaktır. Bu düzenlemenin amacı, kamu gücünü kullanan kişilerin görevlerini yerine getirirken devlete olan bağlılıklarını korumalarını ve kamu hizmetinin güvenilirliğini zedeleyecek davranışlardan kaçınmalarını sağlamaktır.

  1. Resmî Sıfatın Gerektirdiği İtibar ve Güvene Uygun Davranma Yükümlülüğü

 Devlet memurları yalnızca görevlerini yerine getirirken değil, günlük yaşamlarında sergiledikleri davranışlarla da kamu hizmetinin saygınlığını korumakla yükümlüdür. Çünkü memurlar, kamu gücünü kullanan ve devleti temsil eden kişiler olarak toplum nezdinde güven duygusunu zedelemeyecek şekilde hareket etmek zorundadır.

 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 8. maddesi uyarınca devlet memurları, resmî sıfatlarının gerektirdiği itibar ve güvene layık olduklarını hizmet içinde ve hizmet dışında sergiledikleri davranışlarla göstermekle yükümlüdür. Aynı maddede, memurların görevlerini yerine getirirken iş birliği içerisinde çalışmalarının esas olduğu da belirtilmiştir. Bu yükümlülük, yalnızca vatandaşlarla olan ilişkileri değil; amirler, çalışma arkadaşları ve kamu hizmetinden yararlanan herkesle kurulan iletişimi de kapsar. Örneğin;

  • vatandaşlara karşı kaba ve kırıcı davranılması,
  • çalışma arkadaşlarıyla sürekli çatışma yaşanması,
  • kurumun saygınlığını zedeleyecek davranışlarda bulunulması,
  • görevin gerektirdiği ciddiyetle bağdaşmayan tutumlar sergilenmesi

disiplin hukuku bakımından değerlendirmeye konu olabilecek davranışlar arasında yer alabilir. Bu nedenle devlet memurlarının dürüstlük, nezaket, saygı ve ölçülülük ilkelerine uygun hareket etmeleri yalnızca etik bir beklenti değil, aynı zamanda kanundan kaynaklanan bir yükümlülüktür.

  1. Yurt Dışında Devletin İtibarını Koruma Yükümlülüğü

 Bazı devlet memurları görevleri gereği sürekli veya geçici olarak yurt dışında bulunabilir. Bunun yanında eğitim, araştırma veya inceleme amacıyla yabancı ülkelere gönderilen kamu görevlileri de bulunmaktadır. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 9. maddesi uyarınca bu kişiler, bulundukları ülkede Devletin itibarını veya görev haysiyetini zedeleyecek fiil ve davranışlarda bulunamazlar. Çünkü yurt dışında bulunan bir kamu görevlisinin davranışları yalnızca kendisini değil, temsil ettiği kamu kurumunu ve Türkiye Cumhuriyeti Devletini de yakından ilgilendirir. Bu nedenle;

  • kamu görevlisinin bulunduğu ülkede suç teşkil eden davranışlarda bulunması,
  • Devletin saygınlığını zedeleyecek tutum sergilemesi,
  • resmî görevin ciddiyetiyle bağdaşmayan hareketlerde bulunması

disiplin hukuku açısından önemli sonuçlar doğurabilir. Özellikle diplomatik görevlerde veya Türkiye’yi temsil eden kamu görevlilerinde bu yükümlülük çok daha büyük önem taşımaktadır.

  1. Mal Bildiriminde Bulunma Yükümlülüğü

 Kamu yönetiminde şeffaflığın ve hesap verebilirliğin sağlanabilmesi amacıyla bazı kamu görevlileri mal bildiriminde bulunmak zorundadır. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu bu yükümlülüğe yer vermiş, mal bildiriminin usul ve esasları ise 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu ile ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Buna göre devlet memurları;

  • kendilerine,
  • eşlerine,
  • velayetleri altındaki çocuklarına

ait taşınır ve taşınmaz malları, alacakları ve borçları hakkında kanunda öngörülen usule uygun şekilde mal bildiriminde bulunmak zorundadır. Mal bildirimi uygulamasının temel amacı;

  • haksız mal edinilmesinin önlenmesi,
  • yolsuzlukla mücadele edilmesi,
  • kamu yönetiminde güvenin sağlanması,
  • kamu görevlilerinin mal varlığındaki olağan dışı değişikliklerin denetlenebilmesidir.

 Kanunda belirtilen yükümlülüğe aykırı davranılması veya gerçeğe aykırı mal bildiriminde bulunulması hâlinde disiplin yaptırımlarının yanı sıra cezai sorumluluk da gündeme gelebilir. Bu nedenle mal bildirimi, şekli bir işlem olmanın ötesinde kamu yönetiminde dürüstlüğü sağlamaya yönelik önemli bir hukuki mekanizmadır.

  1. Basına Bilgi ve Demeç Vermeme Yükümlülüğü

 Kamu kurumlarının yürüttüğü faaliyetlere ilişkin açıklamaların belirli bir düzen içerisinde yapılması hem kamu hizmetinin güvenilirliği hem de bilgi kirliliğinin önlenmesi açısından önem taşır. Bu nedenle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 15. maddesinde devlet memurlarının görevleri hakkında basına doğrudan bilgi veya demeç vermeleri yasaklanmıştır. Kanuna göre devlet memurları;

  • gazetelere,
  • televizyon kanallarına,
  • radyo kuruluşlarına,
  • haber ajanslarına

görevleriyle ilgili açıklama yapamazlar.

 Bu konuda gerekli açıklamalar ancak bakan tarafından yetkilendirilen kişilerce yapılabilir. İllerde ise gerekli hâllerde açıklama yapma yetkisi valiye veya valinin yetkilendireceği kişilere aittir. Bu düzenlemenin amacı, kamu kurumlarından farklı ve çelişkili açıklamalar yapılmasını önlemek, kurumsal bütünlüğü korumak ve kamuoyunun doğru şekilde bilgilendirilmesini sağlamaktır. Özellikle günümüzde sosyal medya kullanımının yaygınlaşması nedeniyle kamu görevlilerinin görevleriyle ilgili bilgi paylaşırken çok daha dikkatli hareket etmeleri gerekmektedir. Görev sırasında edinilen ve açıklanması yasak olan bilgilerin sosyal medya üzerinden paylaşılması da bazı durumlarda disiplin ve ceza hukuku bakımından sorumluluk doğurabilir.

  1. Resmî Belge, Araç ve Gereçlerin Korunması ve Amacı Dışında Kullanılmaması

 Devlet memurlarına görevlerini yerine getirebilmeleri amacıyla çeşitli resmî belgeler, araçlar ve kamu kaynakları tahsis edilmektedir. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’nun 16. maddesi uyarınca memurlar;

  • görevleriyle ilgili resmî belge, araç ve gereçleri yetki verilen yerler dışına çıkaramaz,
  • bunları kişisel işlerinde kullanamaz,
  • görevleri nedeniyle kendilerine teslim edilen her türlü resmî belge ve eşyayı korumakla yükümlüdür.

 Görev sona erdiğinde ise bu belge ve eşyaların eksiksiz şekilde ilgili kuruma teslim edilmesi gerekir. Bu yükümlülük, gerekli hâllerde memurun mirasçılarını da kapsayabilmektedir. Örneğin;

  • resmî aracın özel işlerde kullanılması,
  • kuruma ait bilgisayar veya ekipmanın kişisel amaçlarla değerlendirilmesi,
  • gizli veya resmî belgelerin kurum dışına çıkarılması,
  • kamuya ait araç ve gereçlerin amacı dışında kullanılması

hem disiplin hukuku hem de bazı durumlarda ceza hukuku bakımından sorumluluk doğurabilir. Kamu kaynaklarının yalnızca kamu hizmetinin gerektirdiği amaçlarla kullanılması, kamu yönetiminde güvenin korunmasının temel şartlarından biridir.

  1. İş Başında Bulunma ve Görevi Bizzat Yerine Getirme Yükümlülüğü

 Devlet memurları, görevlerini belirlenen çalışma saatleri içerisinde bizzat yerine getirmekle yükümlüdür. 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu’na göre haftalık çalışma süresi kural olarak 40 saattir. Günlük çalışma saatleri ise hizmetin özelliğine göre ilgili idare tarafından belirlenmektedir. İş başında bulunma yükümlülüğü, yalnızca fiziksel olarak kurumda bulunmayı değil, çalışma saatleri içerisinde görevin gereklerini yerine getirmeyi de ifade eder. Bu kapsamda memurlar;

  • mesai saatlerine uymalı,
  • görev yerini izinsiz terk etmemeli,
  • görevlerini başkasına devretmemeli,
  • kamu hizmetinin sürekliliğini aksatacak davranışlardan kaçınmalıdır.

 Özellikle sağlık, güvenlik, adalet ve eğitim gibi kesintisiz hizmet sunulan kamu kurumlarında bu yükümlülük daha da büyük önem taşımaktadır. İzinsiz göreve gelmemek, görevi terk etmek veya kamu hizmetini aksatacak davranışlarda bulunmak, fiilin niteliğine göre disiplin cezası uygulanmasına neden olabilir. Sonuç olarak iş başında bulunma yükümlülüğü, kamu hizmetinin sürekliliğini sağlayan temel ilkelerden biridir ve vatandaşların kamu hizmetlerine kesintisiz erişebilmesinin güvencesini oluşturur.

  1. Amirlerin Görev ve Sorumlulukları

 Kamu kurumlarının düzenli ve verimli şekilde çalışabilmesi yalnızca memurların görevlerini yerine getirmesine değil, amirlerin yönetim görevlerini hukuka uygun şekilde yerine getirmesine de bağlıdır. Bu nedenle 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, amirlere de önemli sorumluluklar yüklemiştir.

Kanunun 10. maddesine göre amirler;

  • Kanun ve diğer mevzuatla kendilerine verilen görevleri zamanında ve eksiksiz yerine getirmek,
  • Birimlerinde görev yapan memurları yetiştirmek ve mesleki gelişimlerini desteklemek,
  • Memurların çalışmalarını, tutum ve davranışlarını takip ederek gerekli denetimleri yapmak

zorundadır.

 Bunun yanında amirler, maiyetinde çalışan personele eşitlik ve hakkaniyet ilkeleri çerçevesinde davranmakla yükümlüdür. Hiçbir memura kişisel yakınlığı veya farklı sebepler nedeniyle ayrıcalık tanınmamalı; tüm personel objektif ölçütlere göre değerlendirilmelidir. Kanun ayrıca amirlik yetkisinin kişisel çıkar amacıyla kullanılmasını da yasaklamıştır. Bu kapsamda amirler;

  • maiyetindeki memurlardan özel menfaat sağlayamaz,
  • hediye kabul edemez,
  • borç isteyemez veya borç alamaz,
  • görev ve yetkilerini kişisel amaçları doğrultusunda kullanamaz.

 Bu düzenlemelerin amacı, kamu yönetiminde liyakat, tarafsızlık ve güven ilkelerini korumaktır.

  1. Memurların Amirlerine Karşı Görev ve Sorumlulukları

 Amir-memur ilişkisi kamu hizmetinin düzenli yürütülmesini sağlayan temel unsurlardan biridir.

 657 sayılı Kanun’un 11. maddesine göre memurlar, görevlerini Anayasa’ya, kanunlara ve diğer mevzuata uygun şekilde yerine getirmekle yükümlüdür. Bunun yanında, amirleri tarafından verilen görevleri zamanında, dikkatli ve eksiksiz biçimde yerine getirmeleri de beklenmektedir. Ancak bu yükümlülük mutlak değildir. Türk hukukunda memurun her emri sorgusuz yerine getirmesi değil, hukuka uygun emirleri yerine getirmesi esastır. Bu nedenle kanun, hukuka aykırı emir ile konusu suç teşkil eden emir arasında önemli bir ayrım yapmıştır.

10.1 Hukuka Aykırı Emir ile Suç Teşkil Eden Emir Arasındaki Fark

 Uygulamada en çok karıştırılan konulardan biri budur.

10.1.1 Hukuka aykırı emir

 Bir memur, amirinden aldığı emrin hukuka aykırı olduğunu düşünüyorsa, bu durumu emri verene bildirmek zorundadır. Amir, verdiği emirde ısrar eder ve bu emrini yazılı olarak tekrar ederse, memur kural olarak emri yerine getirir. Bu durumda doğabilecek hukuki sorumluluk emri veren amire ait olur. Bu düzenleme, kamu hizmetinin kesintiye uğramamasını sağlarken aynı zamanda memurun hukuki güvencesini de korumaktadır.

10.1.2 Konusu suç teşkil eden emir

 Kanun burada çok önemli bir istisna getirmiştir. Eğer verilen emir açıkça suç oluşturuyorsa, memur bu emri hiçbir şekilde yerine getiremez. Üstelik emrin yazılı olarak verilmiş olması da sonucu değiştirmez. Anayasa’nın 137. maddesi açıkça; “Konusu suç teşkil eden emir hiçbir suretle yerine getirilmez.” hükmünü içermektedir. Dolayısıyla;

  • sahte belge düzenlenmesi,
  • resmi evrakta gerçeğe aykırı işlem yapılması,
  • rüşvet alınması,
  • usulsüz ödeme yapılması,
  • suç teşkil eden herhangi bir fiilin gerçekleştirilmesi

yönündeki emirler hiçbir koşulda uygulanamaz.

 Böyle bir emri yerine getiren kamu görevlisi, “amirim istedi” savunmasıyla sorumluluktan kurtulamaz. Bu nedenle memurların hukuka aykırı emir ile suç teşkil eden emir arasındaki farkı iyi bilmeleri büyük önem taşımaktadır.

  1. Devlet Memurlarının Bu Yükümlülüklere Uymaması Hangi Sonuçları Doğurabilir?

 Devlet memurlarının kanunla belirlenen ödev ve sorumluluklarını ihlal etmeleri hâlinde fiilin niteliğine göre farklı hukuki sonuçlar ortaya çıkabilir. Bunlar arasında;

  • uyarma,
  • kınama,
  • aylıktan kesme,
  • kademe ilerlemesinin durdurulması,
  • devlet memurluğundan çıkarma

gibi disiplin cezaları yer almaktadır.

 Bunun yanında bazı fiiller yalnızca disiplin hukukunu değil; ceza hukuku, idare hukuku ve tazminat sorumluluğunu da gündeme getirebilir. Örneğin görevin kötüye kullanılması, resmî belgelerde usulsüz işlem yapılması hâllerinde disiplin yaptırımının yanında adli süreç de işletilecektir. Bu nedenle kamu görevlilerinin yalnızca görevlerini yerine getirmeleri değil, görevlerini hukuka uygun şekilde yerine getirmeleri de büyük önem taşımaktadır.

Sık Sorulan Sorular

Devlet memurları siyasi partiye üye olabilir mi?

 Genel kural olarak hayır. Anayasa ve 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu uyarınca devlet memurlarının siyasi partilere üye olmaları yasaktır. Ancak öğretim elemanları bakımından 2547 sayılı Kanun’da bazı istisnai düzenlemeler bulunmaktadır.

Devlet memurları basına açıklama yapabilir mi?

 Kural olarak görevleriyle ilgili konularda doğrudan basına veya medya kuruluşlarına açıklama yapamazlar. Bu konuda açıklama yapma yetkisi yalnızca kanunen yetkilendirilen kişilere aittir.

Devlet memurları mal bildiriminde bulunmak zorunda mıdır?

 Evet. Kanunda belirtilen kişiler, kendilerine, eşlerine ve velayetleri altındaki çocuklarına ait mal varlığına ilişkin bildirimde bulunmakla yükümlüdür.

Amirin her emrine uymak zorunlu mudur?

 Hayır. Hukuka aykırı olduğu düşünülen emirler ilgili amire bildirilmelidir. Konusu suç teşkil eden emirler ise hiçbir surette yerine getirilemez.

Memur görev dışında da bazı kurallara uymak zorunda mıdır?

 Evet. Devlet memurları yalnızca mesai saatlerinde değil, görev dışında da kamu görevlisi sıfatının gerektirdiği itibar ve güveni koruyacak şekilde davranmalıdır. Özellikle kamuoyuna yansıyan davranışların kurumun saygınlığını zedelememesi beklenmektedir.

Sonuç

 Devlet memurları, kamu hizmetinin güvenilir, tarafsız ve etkin şekilde yürütülmesini sağlayan en önemli unsurlardan biridir. Bu nedenle görevlerini yerine getirirken yalnızca verilen işleri yapmakla değil, Anayasa ve kanunlarla belirlenen ödev ve sorumluluklara uygun hareket etmekle de yükümlüdürler.

 Sadakat, tarafsızlık, devlete bağlılık, resmî sıfata uygun davranma, mal bildiriminde bulunma, kamu kaynaklarını amacı dışında kullanmama ve hukuka uygun emirleri yerine getirme gibi yükümlülükler, kamu hizmetinin temelini oluşturmaktadır.

 Bu yükümlülüklerin ihlali, yalnızca disiplin hukuku bakımından değil; bazı durumlarda idari, hukuki ve cezai sorumluluk bakımından da önemli sonuçlar doğurabilir. Bu nedenle devlet memurlarının görevlerini yerine getirirken hak ve yükümlülüklerini iyi bilmeleri hem kendilerinin hem de kamu hizmetinin korunması açısından büyük önem taşımaktadır.

 

Av. Oğuz KILINÇ

Antalya Barosu (10950)

CMK m. 253 – UZLAŞTIRMA

CMK m. 253 – UZLAŞTIRMA
A. TANIM, TARİHSEL GELİŞİM VE HUKUKİ NİTELİK

 Esas itibarıyla Anglo-Amerikan hukuk sistemine özgü bir kurum olan uzlaştırma, Türk hukukuna ilk kez 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu (CMK) ile kazandırılmıştır. Ancak ilk dönemlerde uygulamada beklenen verim alınamadığı için müessese, 6/12/2006 tarihli ve 5560 sayılı Kanun ile köklü bir revizyona tabi tutulmuştur. Bu doğrultuda, konuyu daha önce maddi ceza hukuku boyutunda ele alan 5237 sayılı TCK m.73/8 maddesi yürürlükten kaldırılmış; böylece uzlaştırma, tamamen bir muhakeme hukuku kurumu olarak yalnızca CMK içinde yapılandırılmıştır. Kuruma 2009 yılında bazı eklemeler yapılmışsa da asıl kapsamlı reform 24/11/2016 tarihli ve 6763 sayılı Kanun ile gerçekleştirilmiş, hemen ardından da 05/07/2017 tarihinde Ceza Muhakemesinde Uzlaştırma Yönetmeliği yürürlüğe girmiştir. 2024 yılı sonunda yasalaşan ve kamuoyunda ‘9. Yargı Paketi’ olarak bilinen kanun düzenlemesiyle önemli bir dönüşüm daha geçirmiştir. Söz konusu reform, yalnızca usul kurallarını değiştirmekle kalmamış; uzlaştırmacı olabilme şartlarına ‘hukuk fakültesi mezunu olma’ koşulunu da kesin olarak eklemiştir. Bu düzenlemeden önce iktisat ve işletme gibi farklı bölümlerden mezun olanlar da uzlaştırmacılık yapabiliyorken, artık bu imkân tamamen kaldırılmıştır. Öte yandan ilgili kanunun Geçici 7. maddesi uyarınca, yeni düzenleme öncesindeki sınavlarda başarılı olanların kazanılmış hakları korunmuş ve hukuk mezunu olma şartı bu kişilere uygulanmamıştır. Son olarak; Aralık 2025 tarihli 7571 sayılı Kanun ile de önödeme ve uzlaştırma kapsamındaki suçların birlikte işlenmesi durumuna açıklık getirilmiştir. Uzlaştırma müessesesi, ardı ardına yapılan bu son dönem düzenlemeleriyle birlikte günümüzdeki en güncel halini almıştır.

 Genel bir çerçeve çizmek gerekirse uzlaştırma; soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı suçlar ile kanunda tek tek sayılan diğer suçlarda uygulanan, uyuşmazlığın muhakeme dışı yollarla çözülerek ceza yargılamasının sona ermesini sağlayan bir alternatif uyuşmazlık çözüm yöntemidir. Kurum; şüpheli veya sanığın bir edimi yerine getirmeyi, mağdurun veya suçtan zarar görenin ise bununla yetinmeyi kabul etmesi halinde, yargılamayı sonlandıran ya da erteleyen bir işleve sahiptir. Bu yönüyle uzlaştırma; şüpheli ile mağdur arasında, tarafsız bir uzlaştırmacının rehberliğinde yürütülen bir barıştırma, edim üzerinde anlaştırma ve ortaya çıkan zararı giderme sürecidir. Aynı zamanda tarafların uzlaşması, ceza muhakemesinin ilerlemesini durduran yasal bir muhakeme engeli niteliği taşır.

B. UZLAŞTIRMANIN KOŞULLARI

 Uzlaştırma müessesesinin işletilebilmesi ve taraflar arasında hukuken geçerli bir uzlaşma sürecinin başlayabilmesi belirli şartların varlığına bağlıdır. CMK m.253 çerçevesinde, müessesenin uygulanabilmesi için kümülatif olarak gerçekleşmesi gereken koşullar şunlardır:

  1. Suç Uzlaştırmalık Bir Suç Olmalı

 Uzlaştırma ancak kanunun açıkça izin verdiği suç tipleri bakımından mümkündür. CMK m.253/1 uyarınca uzlaştırmaya tabi suçlar şu şekildedir:

  • Soruşturulması ve Kovuşturulması Şikâyete Bağlı Suçlar: 
  • Şikâyete Bağlı Olup Olmadığına Bakılmaksızın Kataloga Alınan Suçlar:
  1. Kasten yaralama (üçüncü fıkra hariç, madde 86; madde 88),
  2. Taksirle yaralama (madde 89),
  3. Tehdit (madde 106, birinci fıkra),
  4. Konut dokunulmazlığının ihlali (madde 116),
  5. İş ve çalışma hürriyetinin ihlali (madde 117, birinci fıkra; madde 119, birinci fıkra (c) bendi),
  6. Hırsızlık (madde 141),
  7. Güveni kötüye kullanma (üçüncü fıkra hariç, madde 155),104
  8. Dolandırıcılık (madde 157),
  9. Suç eşyasının satın alınması veya kabul edilmesi (madde 165),
  10. Çocuğun kaçırılması ve alıkonulması (madde 234),
  11. Ticari sır, bankacılık sırrı veya müşteri sırrı niteliğindeki bilgi veya belgelerin açıklanması (dördüncü fıkra hariç, madde 239)
  • Suça Sürüklenen Çocuklar Tarafından İşlenen Suçlar: 

 Mağdurun gerçek veya özel hukuk tüzel kişisi olması kaydıyla, suça sürüklenen çocuklar tarafından işlenen ve üst sınırı üç yılı geçmeyen hapis veya adli para cezasını gerektiren suçlar da uzlaşma kapsamındadır.

1.1 Uzlaştırma Yasağı 

 CMK m.253/3 uyarınca soruşturulması ve kovuşturulması şikâyete bağlı olsa bile; cinsel dokunulmazlığa karşı suçlar, ısrarlı takip suçu ve hakaret suçu hiçbir şekilde uzlaştırmaya tabi tutulamaz.

 Bunun yanı sıra, 7531 sayılı Kanun (9. Yargı Paketi) ile sesli, yazılı veya görüntülü bir iletiyle işlenen hakaret suçu (TCK m.125/2) uzlaştırma kapsamından çıkarılarak önödeme sistemine dahil edilmiştir. Bu yasal değişikliğin derdest dosyalara uygulanmasına yönelik getirilen Geçici m.7/2 hükmü ise Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiş (T. 27/03/2025, E. 2024/197, K. 2025/86) ve bu iptal kararı 1 Mart 2026 tarihi itibarıyla yürürlüğe girmiştir. Dolayısıyla günümüz itibarıyla, söz konusu hakaret suçunda yeni süreç tamamen önödeme üzerinden yürütülmektedir.

 Son olarak, uzlaştırma kapsamına giren bir suçun, bu kapsama girmeyen bir başka suçla birlikte ve aynı mağdura karşı işlenmesi halinde kural olarak uzlaştırma hükümleri uygulanmaz. Ancak fail hakkında uzlaştırma kapsamında olmayan suçtan dolayı ‘Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar’ (KYOK) verilmesi veya kovuşturma evresinde ‘beraat’ hükmü kurulması durumunda, uzlaştırmalık suç yönünden sürecin önü yeniden açılacaktır. Bu kuralın istisnası olarak önödeme kapsamına giren bir suç ile uzlaştırma kapsamına giren bir suçun birlikte aynı mağdura karşı işlenmesi hâlinde, iki kurum birlikte uygulanabilir.

  1. Kamu Davası Açılması İçin Yeterli Suç Şüphesi Bulunmalı

 Uzlaştırma bürosuna dosya gönderilebilmesi için Cumhuriyet savcısının sadece suçun uzlaştırmaya tabi olduğunu tespit etmesi yeterli değildir. Öncelikle soruşturma sonucunda, fail hakkında iddianame düzenlenebilmesi için gerekli olan yeterli suç şüphesinin varlığı ortaya konulmalıdır. Şayet deliller yetersizse veya suçun unsurları oluşmamışsa, Cumhuriyet savcısı doğrudan ‘Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar’ (KYOK) vermelidir. Yeterli şüphe açığa çıkmadan dosyanın uzlaştırmaya gönderilmesi, şüpheli aleyhine bir durum yaratır. Zira KYOK almak, uzlaştırma sürecine girmekten çok daha lehedir.

  1. Şüpheli ve Mağdur Uzlaşmış Olmalı

 Sürecin esası tarafların hür iradeleriyle bir edim üzerinde anlaşmalarına dayanır. Bu uzlaşma maddi bir zararın tazmini şeklinde olabileceği gibi; manevi bir edimin yerine getirilmesi şeklinde de gerçekleşebilir. Yönetmelik m.33 uyarınca bu edimler sınırlı sayıda olmayıp, ahlaka ve hukuka uygun olmak kaydıyla taraflarca serbestçe kararlaştırılabilir. Sürecin bir ‘pazarlık’ veya şantaj aracına dönüşmemesi, ceza hukukunun caydırıcı etkisinin tamamen yitirilmemesi adına büyük önem taşır.

  1. Ceza Muhakemesi Şartları Gerçekleşmiş Olmalı

 Uzlaştırma usulünün uygulanabilmesi için suçun soruşturulabilir veya kovuşturulabilir olması gerekir.

  1. Failin Kusur Yeteneği Olmalı (TCK m.31, 32)

 Uzlaştırma teklifinin hukuki sonuç doğurabilmesi için failin bu teklifin anlam ve sonuçlarını algılama yeteneğinin bulunması şarttır.

  • Çocuklar Bakımından: TCK m.31/1 uyarınca 12 yaşını doldurmamış çocukların kusur yeteneği olmadığından uzlaştırmaya konu edilemezler. 13-18 yaş grubundaki suça sürüklenen çocuklarda ise algılama ve davranışlarını yönlendirme yeteneği gelişmişse uzlaştırma yapılabilir; ancak teklif mutlaka kanuni temsilcilerine (veli/vasi) yöneltilmelidir.
  • Akıl Hastaları Bakımından: TCK m.32/1 kapsamında kusur yeteneği hiç bulunmayan akıl hastaları uzlaştırma sürecinin tarafı olamazlar. Buna karşın, kusur yeteneğini tamamen kaldırmayan ancak azaltan bir akıl hastalığı (TCK m.32/2) söz konusuysa, ceza sorumluluğu kabul edildiği için kanuni temsilci aracılığıyla uzlaştırma yoluna gidilmesi mümkündür.
  1. Mağdur Gerçek Kişi veya Özel Hukuk Tüzel Kişisi Olmalı

 CMK m.253/1 uyarınca uzlaştırma ancak mağdurun gerçek kişi veya özel hukuk tüzel kişisi olması halinde uygulanabilir. Mağdurun kamu hukuku tüzel kişisi olduğu suçlarda, suç takibi şikâyete bağlı olsa bile uzlaştırma yoluna gidilemez.

6.1 Süreç İçerisinde Mağdurun Ölümü ve Mirasçıların Durumu

 Şahsa sıkı sıkıya bağlı bir hak olan şikâyet hakkı kural olarak mirasçılara geçmez. Ancak mağdurun süreç içindeki ölüm zamanı, uzlaştırmanın kaderini doğrudan etkiler ve konu iki evrede incelenmelidir:

  • Soruşturma Evresinde: Uzlaştırma süreci henüz başlamadan mağdur ölürse, istisnai durumlar hariç mirasçılara uzlaşma teklifi yapılamaz ve süreç sonlandırılır. Şayet süreç başlamış ancak rapor düzenlenmeden ölüm gerçekleşmişse, Yönetmelik m.7/7 uyarınca işlem dosya bazında sonlandırılır ve genel soruşturma usulüne geri dönülür. Eğer uzlaşma sağlanıp rapor bağlandıktan sonra ölüm gerçekleşmişse, bu rapor İİK m.38 kapsamında ilam niteliğinde belge sayıldığından, mirasçılar bu belgeye dayanarak icra takibi başlatabilirler.
  • Kovuşturma Evresinde: Mahkeme aşamasında uzlaştırma usulü uygulanırken mağdur ölürse, ölmeden önce davaya ‘katılan’ sıfatını alıp almadığına bakılır. Mağdur katılan sıfatını aldıktan sonra ölmüşse, CMK m.243 uyarınca katılanın mirasçıları kuralı kıyasen uygulanarak uzlaştırma işlemleri mirasçılarla yürütülür. ‘Katılan’ sıfatını almadan ölmüşse, uzlaştırma işlemi doğrudan sonlandırılır.

C. ÇEŞİTLERİ

 Uzlaştırma ‘’soruşturma evresinde uzlaştırma’’ ve ‘’kovuşturma evresinde uzlaştırma’’ olmak üzere ikiye ayrılabilir.

  1. Soruşturma Evresinde Uzlaştırma

1.1 Yetkili Makam

 Soruşturma konusu olan suçun uzlaşma kapsamında yer alması ve hukuki açıdan kamu davası açmayı gerektirecek düzeyde şüphe barındırması durumunda, ilgili dosya uzlaştırma bürosuna tevdi edilir. Bu aşamada büroca atanan uzlaştırmacı, mağdura ya da suçtan zarar görene uzlaşma teklifini iletir.

 Öte yandan, bu süreçte Cumhuriyet savcısının rolünün tamamen ortadan kalktığını söylemek mümkün değildir. Nitekim uzlaştırma faaliyetlerinin nihai karara bağlanması, söz konusu büroda görev yapan Cumhuriyet savcısının sorumluluğundadır. Bu doğrultuda, tarafların anlaşması hâlinde Cumhuriyet savcısı tarafından ‘Kovuşturmaya Yer Olmadığına Dair Karar’ (KYOK) verilir. Ancak sürecin özgür iradeyle yürütülmediğinin, hukuka, genel ahlaka ya da kamu düzenine aykırılık teşkil ettiğinin saptanması durumunda Cumhuriyet savcısı, durumu uzlaştırmacıya iletir. Özetle, uzlaşma görüşmeleri uzlaştırmacı tarafından yürütülse de sürecin denetimi ve hukuki neticeye ulaştırılması yetkisi Cumhuriyet savcısına aittir. Dolayısıyla ‘’uzlaştırma savcısı’’nın süreç üzerinde önemli bir fonksiyonu bulunmaktadır.

1.2 Uzlaştırma Usulü

 Uzlaşma, uzlaşma usulü olarak adlandırılabilecek şu aşamalardan oluşur.

1.2.1 Uzlaştırmacı Görevlendirilmesi ve Uzlaşma Teklifinde Bulunulması

 Dosyanın uzlaştırma kapsamında olması üzerine dosya kendisine gönderilen uzlaştırma bürosu, Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen ve hukuk fakültesi mezunlarının yer aldığı listelerden bir uzlaştırmacı görevlendirir. Uzlaştırma bürosu tarafından görevlendirilen uzlaştırmacı, şüpheli ile mağdur veya suçtan zarar görene uzlaşma teklifinde bulunur. Şüphelinin, mağdurun veya suçtan zarar görenin reşit olmaması halinde, uzlaşma teklifi kanunî temsilcilerine, ölüm halinde ise mirasçılarına yapılır (CMK m.253/4). Reşit olmayan çocuğa sorulmakla yetinilerek velisine teklif götürülmemesi usule kesin bir aykırılıktır.

 Yönetmeliğe göre dosya uzlaştırmacıya tevdi edildikten sonra taraflara bu husus telefon, SMS veya diğer elektronik araçlarla bildirilir (m.12). Uzlaştırmacı, uzlaşma teklifini büro aracılığıyla açıklamalı tebligat, istinabe veya Ses ve Görüntü Bilişim Sistemi (SEGBİS) yoluyla da yapabilir (m.29). Uzlaşma teklifi suçun işlendiği tarihten itibaren bir aylık süre geçmeden yapılamaz (Uzlaştırma Y, m. 12/5).

 Uzlaşma teklifinde bulunulması halinde, kişiye uzlaşmanın mahiyeti ve uzlaşmayı kabul veya reddetmesinin hukukî sonuçları anlatılır (CMK m.253/5). Bu noktada şüpheliye yapılacak açıklamalar ile mağdur veya suçtan zarar görene yapılacak açıklamalar farklı olacaktır. Örneğin şüpheliye yönelik açıklamada; uzlaşmış olmasının suçu kabul anlamına gelmediği, uzlaştırma müzakereleri sırasında yapacağı açıklamaların ve bu açıklamalara ilişkin tutanakların mevcut soruşturmada veya davada delil olarak kullanılamayacağı belirtilmelidir.

 Uzlaşma teklifinde bulunulması, soruşturma konusu suça ilişkin delillerin toplanmasına ve koruma tedbirlerinin (yakalama, gözaltı, şüphelinin zorla getirilmesi vb.) uygulanmasına engel değildir (CMK m.253/8). Teklif sırasında uzlaştırmanın sonucu henüz bilinemediğinden, delillerin toplanmasına devam edilmesi gerekmektedir.

 Belirtmek gerekir ki, 6763 sayılı Kanun ile m.253/9 hükmü kaldırılmış olduğundan uzlaştırmacı görevlendirilmesi için önce uzlaştırma teklifinde bulunulması ve bu teklifin kabul edilmiş olması gerekmemektedir. Uzlaştırma koşullarının varlığı halinde dosyanın uzlaştırma bürosuna gönderilmesi uzlaştırmacı görevlendirilmesi için gerekir ve yeterlidir.

 Nihayet hâkimin davaya bakamayacağı haller ile reddi sebepleri (CMK m.22 vd.), uzlaştırmacı görevlendirilmesi ile ilgili olarak göz önünde bulundurulur (CMK m.253/10). Bu konuda özel bir ret veya çekinme süreci öngörülmemiş olup, uzlaştırmacının bu husustaki endişelerinin dikkate alınması gerekmektedir.

1.2.2 Uzlaşma Teklifinin Reddedilmiş Sayılması

 Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar gören, kendisine uzlaşma teklifinde bulunulduktan itibaren yedi gün içinde kararını bildirmediği takdirde, teklifi reddetmiş sayılır (CMK m.253/4). O halde uzlaşma teklifinde bulunulması halinde tarafların kararlarını yedi gün içinde açıklamaları zorunludur. Ancak uygulamada yedi gün geçtikten sonra eğer hala uzlaştırmacı dosyayı teslim etmemişken taraf uzlaşma teklifini kabul ederse süreç devam ettirilmektedir. Taraflardan biri uzlaştırma teklifini kabul etmiş ise mutlaka diğer tarafın da bu yöndeki beyanı alınmalıdır.

1.2.3 Soruşturmanın Uzlaşma Yoluna Gidilmeksizin Sonuçlandırılması

 Resmî mercilere beyan edilmiş olup da soruşturma dosyasında yer alan adreste bulunmama veya yurt dışında olma ya da başka bir nedenle mağdura, suçtan zarar görene, şüpheliye veya bunların kanunî temsilcisine ulaşılamaması halinde, uzlaştırma yoluna gidilmeksizin soruşturma sonuçlandırılır (CMK m.253/6). Uzlaştırma teklifinde bulunmak için, şüpheli hakkında zorla getirme ilişkin hükümler uygulanamaz.

1.2.4 Uzlaştırma Müzakeresi

 Uzlaştırmacı görevlendirildikten sonra, soruşturma dosyasında bulunan ve Cumhuriyet savcısı tarafından uygun görülen belgelerin örnekleri kendisine teslim edilir. Bu aşamada uzlaştırma bürosu tarafından, uzlaştırmacının soruşturmanın gizliliği ilkesine uygun hareket etme yükümlülüğü bulunduğu hatırlatılır (CMK m. 253/11). Ayrıca tarafların yaş, eğitim düzeyi, sosyal ve ekonomik koşulları ile kişisel özellikleri arasındaki farklılıklar, uzlaştırma sürecinin yürütülmesinde dikkate alınır (Yönetmelik m. 5/6).

 Uzlaştırmacı, dosya kapsamındaki belgeleri teslim aldığı tarihten itibaren otuz gün içerisinde uzlaştırma faaliyetlerini tamamlamakla yükümlüdür. Ancak gerekli görülmesi halinde uzlaştırma bürosu tarafından, her biri yirmi günü aşmamak üzere en fazla iki kez ek süre verilebilir (CMK m. 253/12). Bu nedenle uzlaştırma işlemlerinin tamamlanabileceği azami süre yetmiş gündür.

 Uzlaştırma görüşmeleri gizlilik esasına göre yürütülür. Müzakerelere şüpheli, mağdur, suçtan zarar gören kişi, bunların kanuni temsilcileri ile müdafi veya vekilleri katılabilir. Şüpheli, mağdur veya suçtan zarar gören kişinin kendisinin ya da kanuni temsilcisi veya vekilinin müzakerelere katılmaktan kaçınması halinde, uzlaşma teklifinin kabul edilmediği sonucuna varılır (CMK m. 253/13). Buna karşılık müdafi veya vekilin görüşmelerde bulunmaması, uzlaştırma sürecinin devamına engel oluşturmaz.

 Uzlaştırmacı, müzakerelerin yürütülmesi sırasında ihtiyaç duyması halinde Cumhuriyet savcısı ile görüşebilir. Cumhuriyet savcısı da sürecin sağlıklı şekilde ilerlemesi amacıyla uzlaştırmacıya gerekli yönlendirmelerde bulunabilir (CMK m. 253/14).

 Görüşmeler tamamlandığında uzlaştırmacı, sürecin sonucunu gösteren bir rapor düzenleyerek kendisine teslim edilen belge örnekleriyle birlikte uzlaştırma bürosuna sunar. Uzlaşmanın sağlanmış olması halinde, raporda tarafların hangi şartlar üzerinde anlaşmaya vardıkları ayrıntılı şekilde açıklanır ve tarafların imzalarına yer verilir. Hazırlanan rapor ile varsa yazılı uzlaşma belgesi, soruşturma dosyasıyla birlikte Cumhuriyet savcısına gönderilir (CMK m. 253/15).

 Bununla birlikte taraflar, ilk aşamada yapılan uzlaşma teklifini reddetmiş olsalar dahi, iddianamenin düzenlenmesine kadar kendi aralarında anlaşmaya varabilirler. Bu durumda uzlaşmayı gösteren belgeyle Cumhuriyet savcısına başvurarak uzlaştıklarını beyan etmeleri mümkündür (CMK m. 253/16). Taraflar arasında geçerli bir uzlaşma sağlandığının kabul edilmesi halinde, soruşturma aşamasında ‘kovuşturmaya yer olmadığına karar’ verilebilir; kovuşturma aşamasında ise ‘kamu davasının düşmesi’ söz konusu olabilir. Ancak Cumhuriyet savcısı veya mahkeme, uzlaşmanın tarafların özgür iradelerine dayanıp dayanmadığını ve kararlaştırılan edimin hukuka uygun olup olmadığını değerlendirme yetkisine sahiptir. Bu değerlendirme sonucunda aksi yönde bir kanaate ulaşılması halinde, tarafların uzlaştıklarına ilişkin beyanları hukuki sonuç doğurmaz.

1.2.5 Uzlaştırma Müzakeresinin Sonucu

  • Uzlaşmanın Gerçekleşmesi: Uzlaştırma görüşmelerinin olumlu sonuçlanması halinde hazırlanan rapor veya uzlaşma belgesi,   Cumhuriyet savcısı tarafından incelenir. Cumhuriyet savcısı, uzlaşmanın tarafların özgür iradelerine dayanılarak gerçekleştirildiğini ve kararlaştırılan edimin hukuka uygun olduğunu tespit ederse, söz konusu belgeyi mühürleyip imzalayarak soruşturma dosyasında muhafaza eder (CMK m. 253/17).

 Uzlaşma, taraflar arasında belirli bir edimin yerine getirilmesi ya da yerine getirileceğinin taahhüt edilmesi suretiyle gerçekleşebileceği gibi, herhangi bir edim öngörülmeksizin de sağlanabilir. Şüphelinin üstlendiği edimi derhal ve eksiksiz şekilde yerine getirmesi durumunda, Cumhuriyet savcısı tarafından ‘kovuşturmaya yer olmadığı kararı’ verilir. Buna karşılık edimin ileri bir tarihte yerine getirilmesinin kararlaştırılması, taksitlendirilmesi veya süreklilik arz eden bir yükümlülük niteliğinde olması durumunda, CMK’nın 171. maddesindeki şartlar aranmaksızın ‘Kamu Davasının Açılmasının Ertelenmesi Kararı’ verilir (CMK m. 253/19). Kamu davasının açılmasının ertelenmesi süresince dava zamanaşımı işlemez ve uzlaşma kapsamında üstlenilen yükümlülüklerin yerine getirilip getirilmediği takip edilir. Şüphelinin uzlaşma şartlarına uygun davranmaması veya üstlendiği edimi yerine getirmemesi halinde ise, CMK m. 171/4’te öngörülen koşullar aranmaksızın hakkında kamu davası açılır (CMK m. 253/19).

 Uzlaştırma kurumunun önemli sonuçlarından biri de tazminat taleplerine ilişkindir. CMK’nın 253. maddesinin 19. fıkrasında yer alan ve uzlaşmanın sağlanması halinde soruşturma konusu suç nedeniyle tazminat davası açılamayacağını düzenleyen hüküm, Anayasa Mahkemesi tarafından kısmen iptal edilmiştir. (T. 26/07/2023, E. 2023/43, K. 2023/141) Yüksek Mahkeme kararında; suç nedeniyle ortaya çıkan zararın kapsamının her zaman uzlaşma süreci içerisinde tam olarak belirlenemeyebileceğini, özellikle maluliyet oranının tespiti gibi teknik inceleme gerektiren durumlarda gerçek zararın sonradan ortaya çıkabileceğini vurgulayarak, mahkemeye erişim hakkını ölçüsüz şekilde sınırlandıran bu düzenlemenin Anayasa’ya aykırı olduğu kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesinin iptal kararı sonrasında yapılan yasal değişiklikle, 7531 sayılı Kanun kapsamında CMK’nın 253. maddesinin 19. fıkrası yeniden düzenlenmiştir. Buna göre, uzlaşma sağlanmış olsa dahi uzlaşma anında tespit edilemeyen veya uzlaşmadan sonra ortaya çıkan zararlar bakımından tazminat davası açılabilmesi mümkündür. Buna karşılık, uzlaşma sırasında bilinen ve değerlendirilen zararlar yönünden dava açılması engellenmiş; açılmış davaların ise feragat edilmiş sayılacağı kabul edilmiştir.

 Uzlaşma sonucunda şüphelinin üstlendiği yükümlülükleri yerine getirmemesi halinde, düzenlenen uzlaşma raporu veya uzlaşma belgesi, İcra ve İflas Kanunu’nun 38. maddesi anlamında ilam niteliğinde belge kabul edilir (CMK m. 253/19). Bu minvalde, mağdur veya suçtan zarar gören, uzlaşma belgesine dayanarak doğrudan icra takibi başlatma imkânına sahiptir.

  • Uzlaşmanın Gerçekleşmemesi: Uzlaştırma görüşmelerinin taraflar arasında bir anlaşma ile sonuçlanmaması halinde izlenecek usul, CMK’da açık şekilde düzenlenmemiştir. Bununla birlikte, uzlaştırma girişimlerinin sonuçsuz kalması durumunda soruşturma makamları tarafından genel ceza muhakemesi hükümlerine göre hareket edilir ve yeterli şüphenin bulunması halinde şüpheli hakkında kamu davası açılır. Nitekim kanun koyucu, uzlaşma teklifinde bulunulmasının soruşturma konusu suçla ilgili delillerin toplanmasına veya gerekli koruma tedbirlerinin uygulanmasına engel teşkil etmeyeceğini açıkça hüküm altına almıştır (CMK m. 253/8). Bu düzenleme, uzlaştırma sürecinin soruşturmayı durduran veya ortadan kaldıran bir mekanizma olmadığını; aksine ceza muhakemesinin olağan akışı içerisinde yürütülen alternatif bir çözüm yöntemi olduğunu göstermektedir. Benzer şekilde, uzlaşma teklifinin taraflardan biri tarafından reddedilmesi halinde de soruşturma işlemleri kaldığı yerden devam eder. Bu durumda Cumhuriyet savcısı, dosya kapsamındaki delilleri değerlendirerek soruşturmanın sonucuna göre karar verir. Öte yandan, uzlaştırma sürecinin başarısızlıkla sonuçlanmasının önemli sonuçlarından biri de aynı soruşturma kapsamında yeniden uzlaştırma yoluna başvurulamamasıdır. Kanun koyucu, uzlaştırma işlemlerinin sonuçsuz kalması halinde ikinci kez uzlaştırma girişiminde bulunulamayacağını açıkça düzenlemiştir (CMK m. 253/18). Bu nedenle tarafların uzlaştırma görüşmeleri sırasında ortaya koyacakları irade ve tutum, sürecin sonucu bakımından büyük önem taşımaktadır.

1.2.6 Delil Yasağı

 Uzlaştırma kurumunun etkin şekilde işletilebilmesi için tarafların müzakereler sırasında özgürce görüşlerini açıklayabilmeleri büyük önem taşımaktadır. Bu nedenle kanun koyucu, uzlaştırma görüşmeleri sırasında yapılan açıklamaların ve bu açıklamalara ilişkin düzenlenen tutanakların delil olarak kullanılmasını yasaklamıştır. Buna göre, uzlaştırma müzakereleri sırasında ileri sürülen beyanlar ve bu beyanlara ilişkin kayıtlar, herhangi bir soruşturma, kovuşturma veya davada delil niteliği taşımaz (CMK m. 253/20).

 Söz konusu delil yasağı yalnızca yürütülmekte olan ceza soruşturması veya kovuşturması bakımından değil, aynı zamanda başka ceza yargılamaları, disiplin soruşturmaları, hukuk davaları, idari uyuşmazlıklar ve diğer hukuki süreçler bakımından da geçerlidir. Başka bir ifadeyle, uzlaştırma görüşmeleri sırasında yapılan açıklamalar tarafların lehine veya aleyhine olacak şekilde herhangi bir yargısal ya da idari süreçte delil olarak ileri sürülemez. Ancak delil yasağının kapsamı belirlenirken önemli bir hususun gözden kaçırılmaması gerekir. Yasak, esas olarak uzlaştırma görüşmeleri sırasında ilk kez ortaya çıkan bilgi ve açıklamaları kapsamaktadır. Buna karşılık, soruşturma dosyasında önceden mevcut olan ve taraflarca müzakereler sırasında yalnızca tekrar edilen bilgi veya deliller bakımından herhangi bir kullanım yasağı söz konusu değildir. Nitekim söz konusu bilgi ve deliller, uzlaştırma müzakerelerinde dile getirilmiş olmalarından bağımsız olarak, soruşturma dosyasında önceden mevcut bulunmaları nedeniyle delil niteliklerini muhafaza etmektedir. Öte yandan, uzlaştırma müzakerelerine katılan kişiler de görüşmeler sırasında edinilen bilgiler hakkında tanıklık yapmaya zorlanamazlar. Bu koruma, uzlaştırma sürecinin gizliliğini güçlendirmekte ve taraflar arasındaki güven ortamının korunmasına hizmet etmektedir.

  • Dava Zamanaşımı-Dava Süresi: Uzlaştırma sürecinin başlaması, belirli koşullar altında dava zamanaşımı ve kovuşturma şartı olarak öngörülen dava süreleri bakımından önemli sonuçlar doğurmaktadır. Kanuna göre, şüpheli, mağdur veya suçtan zarar gören kişilerden herhangi birine ilk uzlaşma teklifinin yapıldığı tarihten itibaren, uzlaştırma girişiminin sonuçsuz kaldığı tarihe kadar geçen süre boyunca dava zamanaşımı işlemez. Aynı şekilde, kovuşturma şartı niteliğindeki dava süreleri de bu süreç içerisinde durur (CMK m. 253/21).
  • Uzlaştırma Giderleri: Uzlaştırma faaliyetlerini yürüten uzlaştırmacıya, Adalet Bakanlığı tarafından belirlenen tarife esas alınarak ücret ödenir. Bunun yanında uzlaştırma sürecinde ortaya çıkan diğer masraflar da yargılama giderleri kapsamında değerlendirilir (CMK m. 253/22). Uzlaşmanın başarıyla sonuçlanması halinde ise uzlaştırmacı ücreti ve diğer uzlaştırma giderleri taraflara yükletilmez. Bu giderler doğrudan Devlet Hazinesi tarafından karşılanır (CMK m. 253/22).
  1. Kovuşturma Evresinde Uzlaştırma

 Uzlaştırma kurumu yalnızca soruşturma aşamasında uygulanabilen bir mekanizma değildir. Kamu davasının açılmasından sonra, yani kovuşturma evresinde de belirli şartların varlığı halinde uzlaştırma hükümlerinin uygulanması mümkündür. Nitekim bazı durumlarda suçun uzlaştırma kapsamında bulunduğu hususu soruşturma aşamasında fark edilmeyebilir. Bunun yanında, yargılama sırasında ortaya çıkan yeni deliller veya suç vasfındaki değişiklikler nedeniyle başlangıçta uzlaştırma kapsamında olmayan bir suç, sonradan uzlaştırmaya tabi hale gelebilir.

 Soruşturma evresinde uzlaşamayan tarafların yargılama aşamasında uzlaşmak istemeleri halinde uzlaştırma kurumuna başvurulup başvurulamayacağı öğretide ve uygulamada tartışma konusu olmuştur. Yargıtay’a göre, uzlaştırmanın temel olarak soruşturma evresinde gerçekleştirilmesi gerekir (Yargıtay 2. CD., E. 2015/634 K. 2017/12975 T. 04/12/2017). Kovuşturma aşamasında uzlaştırma hükümlerinin uygulanabilmesi ise ancak suçun uzlaştırma kapsamında bulunduğunun ilk kez bu aşamada anlaşılması halinde mümkündür. Buna göre, soruşturma aşamasında taraflara usulüne uygun şekilde uzlaşma teklif edilmiş ve bu teklif kabul edilmemişse, tarafların sonradan uzlaşmak istemeleri tek başına yeniden uzlaştırma sürecinin başlatılması için yeterli görülmemektedir.

 6763 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik sonrasında, kovuşturma aşamasındaki uzlaştırma işlemlerinin mahkeme tarafından yürütülmesi uygulamasına son verilmiştir. Güncel düzenlemeye göre, kamu davası açıldıktan sonra yargılama konusu suçun uzlaştırma kapsamında olduğunun anlaşılması halinde dosya, uzlaştırma işlemlerinin yürütülmesi amacıyla uzlaştırma bürosuna gönderilir (CMK m. 254/1) Uzlaştırma kurumunun uygulanması için duruşma açılması gerekir.

 Görüldüğü üzere bu evrede de uzlaşma müzakereleri yukarıda ifade edilmeye çalışılan esaslar çerçevesinde yürütülür.

 Bu evrede yapılan uzlaşma müzakereleri sonucunda da iki ihtimal ortaya çıkar:

2.1 Uzlaşma gerçekleşir (CMK m.254/2)

 Bu durumda iki ihtimal bulunur:

  • Uzlaşma gerçekleştiği takdirde, mahkeme, uzlaşma sonucunda sanığın edimini defaten yerine getirmesi halinde, DAVANIN DÜŞMESİNE KARAR VERİR.
  • Edimin yerine getirilmesinin ileri tarihe bırakılması, takside bağlanması veya süreklilik arz etmesi halinde DURMA KARARI verilir. Durma süresince zamanaşımı işlemez. Uzlaşmanın gereklerinin yerine getirilmemesi halinde, mahkemece yargılamaya kaldığı yerden devam olunur.

2.2 Uzlaşma gerçekleşmez

 Bu durumda yargılama kaldığı yerden devam eder.

D. BİRDEN ÇOK FAİL YA DA MAĞDUR BULUNMASI HÂLİNDE UZLAŞMA

  1. Birden Fazla Failin Bulunması Hâli

 Bir suçun birden fazla kişi tarafından işlenmesi durumunda, failler arasında iştirak ilişkisi bulunsun veya bulunmasın, uzlaşmanın sonuçları yalnızca uzlaşan kişi bakımından hüküm doğurur. Kanun koyucu bu hususu açıkça düzenleyerek, uzlaştırmanın diğer şüpheli veya sanıklara kendiliğinden sirayet etmeyeceğini kabul etmiştir (CMK m. 255). Dolayısıyla faillerden birinin mağdur ile uzlaşması, diğer şüpheli veya sanıkların da bu uzlaşmadan yararlanacağı anlamına gelmez. Uzlaştırma sonucunda ortaya çıkan hukuki sonuçlar yalnızca uzlaşmaya katılan ve yükümlülüklerini yerine getiren kişi bakımından uygulanır.

 Bu yaklaşım, ceza sorumluluğunun şahsiliği ilkesinin doğal bir sonucudur. Nitekim Anayasa’nın 38. Maddesi ile TCK’nın 20. maddesinde ceza sorumluluğunun şahsi olduğu açıkça hüküm altına alınmıştır. Ceza hukukunda herkes kendi fiilinden sorumlu olduğundan, bir şüpheli veya sanığın mağdurla yaptığı uzlaşmanın sonuçlarının diğer failler hakkında da uygulanması mümkün değildir. Aksi yöndeki bir kabul, ceza sorumluluğunun bireyselliği ilkesine ve ceza muhakemesinin temel esaslarına aykırılık oluşturacaktır.

  1. Birden Fazla Mağdurun Bulunması Hâli

 Suç nedeniyle birden fazla kişinin mağdur olması veya zarar görmesi durumunda ise farklı bir sistem benimsenmiştir. Kanun koyucu, uzlaştırma yoluna başvurulabilmesi için tüm mağdurların veya suçtan zarar görenlerin uzlaşmayı kabul etmesini şart koşmuştur (CMK m. 253/7). Bu nedenle mağdurlardan yalnızca bir kısmının uzlaşmayı kabul etmesi yeterli değildir. Uzlaştırma sürecinin devam edebilmesi ve hukuki sonuç doğurabilmesi için tüm mağdurların ortak irade göstermesi gerekir. Mağdur veya suçtan zarar gören kişilerden herhangi birinin uzlaşmayı reddetmesi halinde uzlaştırma süreci sonuçsuz kalacaktır.

 Her ne kadar bu düzenleme CMK’da soruşturma evresine ilişkin hükümler arasında yer alsa da, aynı düzenlemenin kovuşturma aşamasında gerçekleştirilen uzlaştırma bakımından da kıyasen uygulanması gerektiği kabul edilmelidir. Bu nedenle gerek soruşturma gerekse kovuşturma evresinde, birden fazla mağdurun bulunduğu dosyalarda uzlaştırmanın başarıya ulaşabilmesi tüm mağdurların uzlaşmaya rıza göstermesine bağlıdır.

 

Av. Oğuz KILINÇ

Antalya Barosu (10950)

KAYNAKÇA

  • Özbek V Ö, Doğan K ve Bacaksız P, Ceza Muhakemesi Hukuku (18. bs, Seçkin Yayıncılık 2025)
  • Şahin C ve Göktürk N, Ceza Muhakemesi Hukuku (16. bs, Seçkin Yayıncılık 2025)
  • Hakeri H ve Ünver Y, Ceza Muhakemesi Hukuku (24. bs, Adalet Yayınevi 2025)
  • Mevzuat
  • Yargı Kararları

12. Yargı Paketi Meclis’te: Türk Hukuk Sisteminde Yeni Dönem Mi Başlıyor?


 12. Yargı Paketi Meclis’te: Türk Hukuk Sisteminde Yeni Dönem Mi Başlıyor?

 Türkiye’de son yıllarda yargı sisteminin hızlandırılması, yargılamaların daha makul sürelerde tamamlanması ve teknolojik gelişmelere uyum sağlanması amacıyla çok sayıda yasal düzenleme hayata geçirildi. Özellikle yargı reformu paketleri, yalnızca hukukçuların değil, vatandaşların da yakından takip ettiği düzenlemeler haline geldi. Çünkü yargılama usullerinde yapılacak her değişiklik, doğrudan hak arama özgürlüğünü, adalete erişimi ve hukuki güvenliği etkileyen sonuçlar doğurmaktadır.Bu kapsamda hazırlanan ve kamuoyunda ‘12. Yargı Paketi’ olarak anılan ‘Yargının Etkin ve Verimli İşlemesine Yönelik Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi’, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne sunuldu. Teklif, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından açıklanan 4. Yargı Reformu Strateji Belgesi doğrultusunda hazırlanmış olup, hukuk yargılamalarından ceza muhakemesine, icra hukukundan idari yargıya kadar çok sayıda alanda önemli değişiklikler öngörmektedir. Paketin kamuoyunda bu denli ilgi görmesinin temel sebebi, yalnızca teknik bazı usul hükümlerini değiştirmekle yetinmemesi; aynı zamanda yıllardır uygulamada tartışmalara neden olan birçok konuda yeni bir yaklaşım ortaya koymasıdır. Özellikle belirsiz alacak davasının kaldırılması, hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun yeniden düzenlenmesi, idare aleyhine başlatılacak icra takiplerinde yeni bir başvuru şartı getirilmesi ve ortaklığın giderilmesi davalarında mirasçılara öncelik tanınması gibi düzenlemeler, uygulamada ciddi sonuçlar doğurma potansiyeline sahiptir.Nitekim teklif metni incelendiğinde, düzenlemelerin büyük bölümünün üç temel amaca hizmet ettiği görülmektedir. Bunlardan ilki, yargılamaların hızlandırılmasıdır. Uzun süredir hem Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında hem de Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kararlarında Türkiye’nin en çok eleştirildiği konuların başında makul sürede yargılanma hakkı gelmektedir. Yıllarca devam eden davalar, yalnızca tarafların mağduriyetine yol açmamakta; aynı zamanda yargıya duyulan güveni de olumsuz etkilemektedir. Bu nedenle teklif içerisinde duruşmalar arasındaki sürelerin sınırlandırılmasından bilirkişi uygulamasının daraltılmasına kadar birçok düzenleme yer almaktadır.

 Teklifin ikinci temel amacı ise dijitalleşmenin yargı sistemine daha fazla entegre edilmesidir. Özellikle pandemi döneminde kullanım alanı genişleyen e-Duruşma uygulamasının kapsamının artırılması, noterlik işlemlerinin elektronik ortama taşınması ve çeşitli satış işlemlerinin UYAP entegrasyonuyla yürütülmesi gibi düzenlemeler, yargı süreçlerinin daha hızlı ve daha düşük maliyetle yürütülmesini hedeflemektedir. Teknolojinin sunduğu imkanlardan yararlanılarak hem vatandaşların hem de hukukçuların zamandan tasarruf etmesi amaçlanmaktadır.

 Üçüncü ve belki de en önemli amaç ise Anayasa Mahkemesi’nin iptal kararları sonrasında ortaya çıkan hukuki boşlukların giderilmesidir. Bilindiği üzere son yıllarda Anayasa Mahkemesi tarafından birçok kanun hükmü iptal edilmiş ve yasama organına yeni düzenleme yapması için süre verilmiştir. 12. Yargı Paketi’nin önemli bir bölümü de bu iptal kararlarının ardından ortaya çıkan boşlukları doldurmayı hedeflemektedir. Özellikle hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumuna ilişkin düzenlemeler bunun en önemli örneklerinden birini oluşturmaktadır. Ancak teklif yalnızca içeriğinde yer alan düzenlemeler nedeniyle değil, içerisine alınmayan düzenlemeler nedeniyle de dikkat çekmektedir. Kamuoyunda uzun süredir tartışılan sosyal medya hesaplarına kimlik doğrulama zorunluluğu, nafaka reformu, infaz sistemi değişiklikleri ve bazı aile hukuku düzenlemelerinin pakette yer almaması önemli bir tercih olarak değerlendirilmiştir. Özellikle Adalet Bakanlığı tarafından hazırlanan ilk taslaklarda yer aldığı belirtilen bazı düzenlemelerin nihai teklif metnine alınmamış olması, ilerleyen dönemde yeni yargı paketlerinin gündeme gelebileceğine işaret etmektedir.

 Öte yandan teklif metni incelendiğinde, yalnızca bireylerin hak arama özgürlüğünü değil, aynı zamanda mahkemelerin iş yükünü azaltmayı hedefleyen hükümler de dikkat çekmektedir. İdari yargıda tek hâkimle görülecek davaların kapsamının genişletilmesi, istinaf ve temyiz sisteminde yapılan değişiklikler ve Danıştay’ın yapısına ilişkin düzenlemeler, yüksek yargı organlarının işleyişini doğrudan etkileyebilecek niteliktedir.

 Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nda yapılması planlanan değişiklikler büyük önem taşımaktadır. Belirsiz alacak davasının kaldırılması ve buna karşılık kısmi dava kurumunun güçlendirilmesi, son on beş yılın en önemli usul hukuku değişikliklerinden biri olarak değerlendirilebilir. Çünkü bu değişiklik yalnızca dava açma yöntemlerini değil, zamanaşımı hesaplamalarını, dava stratejilerini de etkileyecektir.

 İcra ve İflas Hukuku bakımından öngörülen düzenlemeler de uygulamada sıkça karşılaşılan bazı sorunlara çözüm getirmeyi amaçlamaktadır. Özellikle ortaklığın giderilmesi davalarında mirasçılara tanınan öncelikli ihale hakkı, aile mallarının üçüncü kişilere geçmesini engellemeyi hedeflemektedir. Benzer şekilde idare aleyhine başlatılacak icra takiplerinde getirilen yeni başvuru şartı da kamu kurumları ile vatandaşlar arasındaki uyuşmazlıkların çözüm yöntemini önemli ölçüde değiştirebilecek niteliktedir.

 Ceza muhakemesi alanında yapılması planlanan düzenlemeler ise dijital çağın gereklerine uyum sağlama amacı taşımaktadır. Bilgisayarlar, cep telefonları ve diğer dijital materyaller üzerinde yapılacak incelemelere ilişkin yeni kurallar getirilirken; moleküler genetik inceleme sonuçlarının saklanması, kullanılması ve imhası konusunda da ayrıntılı hükümler öngörülmektedir. Bunun yanında hükmün açıklanmasının geri bırakılması kurumunun yeniden yapılandırılması ve bazı suçların bu kapsam dışında bırakılması da ceza yargılamasında önemli sonuçlar doğurabilecek değişiklikler arasında yer almaktadır.

 Kısacası 12. Yargı Paketi, yalnızca belirli kanunlarda teknik değişiklikler yapan sıradan bir düzenleme değildir. Teklif, hukuk yargılamasından ceza muhakemesine, icra hukukundan idari yargıya kadar çok geniş bir alanda etkisini gösterebilecek hükümler içermektedir. Bu nedenle teklifin yasalaşma süreci yalnızca hukukçular tarafından değil, hak arama sürecine dahil olabilecek herkes tarafından dikkatle takip edilmelidir.

 

Av. Oğuz KILINÇ

Antalya Barosu (10950)

İlgili kanun teklifinin tam metnine aşağıdaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.
https://cdn.tbmm.gov.tr/KKBSPublicFile/D28/Y4/T2/WebOnergeMetni/f6237781-7748-47d4-a965-86df5dda3df4.pdf

error: